GELİN DAĞI-GELİN YOLU
Köyümüzün eteklerine kurulmuş olduğu Gelin Dağı ve Gelin Yolu’ndan görünüm
Elazığ – Keban yolundan giderken Yukarı Çakmak rampasından aşağı doğru indiğinizde sol yana baktığınızda kilometrelerce uzakta yüksek bir dağın yola paralel uzandığını görürsünüz. Bu yüksek sıra dağ, bir zincir halinde Keban’a yaklaştıkça yola yaklaşır, size eşlik eder. Ve siz güzelim Keban’a kendinizi Ferhat gibi dağları yararak varmış gibi hissedersiniz. Gözlerinizi bu yüksek dağın eteğinden doruğa doğru çevirdiğinizde yaz kış yeşil kalan bir yol görürsünüz. Piran (Beydeğirmeni) köyleri civarındaki kısımdan başlayan bu yeşil şerit, Keban’a 10 km. kala, dağın uçuruma dönüşen kısmında sona erer. Halk bu yola Gelin Yolu, dağa da Gelin Dağı demektedir.
Bu sıra dağın eteğine kurulmuş köyümüz Bademli'den, bu yeşil yol daha net görünmektedir. Zaman zaman zirvesine çıktığımız bu bu dağdaki yeşilliğin yol şeklindeki uzantısı bizi hayrete düşürürdü. Hele bu yolun şekillenmeye başladığı noktada bir yerde köylülerin Vıze dedikleri mevkide bulunan su, soğukluğu ve tadıyla içeni mest ederdi. Çoğu zaman sırf bu suyu içmek için saatlerimizi harcayıp dağa tırmanır, suyu içtikten sonra da bütün sıkıntılarımızı unuturduk.
Çocukluğumda annemden bu dağın efsanesini defalarca dinlemiştim. Ve dağa her baktığımda gözüm bu yeşil yola takılıp kalır, efsane zihnimde gerçeğe dönüşürdü. Efsane Türklerle Ermenilerin beraberce yaşadığı dönemlere kadar uzanır. Piran civarında üç gün üç gece süren bir düğün olmuş. Gelin alayı, gelini allı pullu bir ata bindirip damadın evine doğru yola koyulmuş. Bir müddet sonra kalabalık bir Ermeni grubu ile karşılaşılmış. Türklerle Ermeniler arasında ölüm kalım mücadelesi başlamış, kalabalık Ermeni grubu, gelinin dışında herkesi kılıçtan geçirmiş. Kendisine de kötülük yapılmasından korkan gelin atını dağa doğru sürmüş ve Allah’ım önümü yol et, diye dua etmiş. İçten yapılan bu dua sonucu, gelinin atının geçtiği yollar yeşil bir yola dönüşmeye başlamış. Birkaç kilometre at koşturan gelin, sıra dağın bitimindeki uçurumun kenarına gelmiş. Peşindekilerin kendisine yetişmekte olduğunu gören gelin bu defa, Allah’ım beni bunların eline geçirtme, diye dua etmiş. O anda gelin atıyla birlikte sırra kadem basmış, peşinden koşan düşmanlar da uçurumdan düşerek parçalanmışlar.

Yolun Şekillenmeye başladığı Vıze denen yer.
İNTERNETTE KOL GEZEN ESPRİLER
*Dün yapılan bir operasyonla Ajda Pekkan'ın alnı sonunda ensesine ulaştı.
*Bak Barbie'ciğim, sen daha “toy” sun.
*Türkiye'de en demokratik olay, trafik kazaları; herkes eziliyor...
*Tüh!.. Amortiyi tek rakamla kaçırdım yine...
*Oğlum, senin zayıflaman için daha 40 fırın ekmek yemen lazım..
*Suçlu ayağa kalk!.. Çocuklu bayana yer ver!..
*Daha son kullanma tarihine çok var. Yavaş iç şu meyve suyunu...
*Ödümü patlattın. 80 yıla kadar ölürsem sebebi sensin.
*Her hakkı saklıymış. Bende de bunca Hakkı nerede diyordum.
*Maaş 250 milyon mu? Aaa başlarım böyle işe haa..
*Atı alan Üsküdar'ı geçti. Biz takibe devam ediyorum merkez. Tamam.
*Şu çocuğu doğuramadım yaaa!.. İçimde kaldı.
*Kedi ulaşamadığı ciğere mundar der. Ondan sonra "Konuşan kedi" olarak çok meşhur olur.
*Kızımı ne doktorlar, ne mühendisler istedi. Bizde baktık evde kalacak, size verelim dedik, berber bey oğlum!..
*Çorbamdan kıl çıktı. Beni kimle aldatıyorsunuz garson bey?..
*Beni deniz tutar, Ali tutar, Cem tutar. Severler beni.
*Bayram değil, seyran değil. Allah Alah! Bir türlü çıkartamadım sizi.
*Hava korsanı uçağı kaçıracaktı, yapamadı. Çünkü uçağı kaçırdı.
*Çingeneler Amerika’yı nasıl okur? ABE DE.
*Rüyalar da hormonlu artık, akşam aksakallı nine gördüm...
*Avrupa’dan gelen soğuk hava dalgası, ülkemizi etkisi altına aldı. Yok abi, Avrupa bizi sevmiyor işte, kabul edelim artık!
*Uzun lafın kısası: U.L.
*Oyunu ayakta alkışladım. Şekerim, oturacak yer yoktu.
*Cinayet masası, idam sehpası, elektrikli sandalye, ölüm döşeği... Bu ev pek tekin değil hanım. Yürü gidelim...
*Dün kazı kazandan kaz kazandı m.
*Yumurtanı sahanda mı yersin? Yoksa deplasmanda mı?
*Volkswagen Pass at , Şahsi oynama !
*Oğlum Geldin mi? Hayır, daha gelmedim!
*Hakan Şükür sahada sakatlanmış. Kim taşımış? Hakan Taşıyan...
*Sigaraya ayrı, içkiye ayrı para mı veriyorsun? Tütün kolonyası iç!
*Seni görünce gözlerim dolar, kulaklarım mark.
*Kadın hakkı diye bir şey yoktur. Çünkü Hakkı erkek ismidir.
*Ağlarsa anam ağlar, kaynanam yalan ağlar.
*Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Allah'ım anneme güzel bir gelin nasip et! Amin!
*Geçen gün bir taksi çevirdim, hala dönüyor!
*Cin Ali mavi mürekkebe düşerse ne olur? Blue Jean.
*Sen kimi kandırıyorsun, bu söylediklerine kim inanır? Kadir İnanır.
*Kitabım evde kaldı. Aaa ben kitabını evli sanıyordum!
*İyi ki İtalya'da doğmamışız! Neden? Çünkü İtalyan'ca bilmiyoruz!
*Sizin araba ne malı? Alman malı! Bizimki de klimalı!
*Yangın dolabını açarsan ne olur? Yang kızar.
*Adamın biri yarın öleceğim demiş. Yarmışlar hakikaten ölmüş.
*Geçen gün kamyonu sürdüm, Leonardo da Vinci..
*Fransızların nesi eksik ? "Fran"ları tabii ki!
*Çok iyi göbek atan kazana ne denir? İyi oynayan kazansın!
*Tem otoyoluna muz düşerse ne olur? Temmuz...
*Bir adam karısını dövüyormuş, kapı çalmış karısını dövmeyi bırakmış, neden? Eşek sudan gelmiş, de ondan.
*Tomi'nin annesi kimdir? Anatomi
*Adam bilgisayar başında uyuyakalmış. Ertesi gün nezle olmuş. Neden? Windows açık kalmış.
VECİZ SÖZLER
Bildiğinizi zannetmeniz, öğrenmemenizin en büyük nedenidir.
Claude Bernard
Okulda okudukları ile yetinenler, yalnız bakıcılarıyla konuşabilen çocuklara benzer.
Voltaire
Para her şeyi yapar diyen kişi, para için her şeyi göze alabilecek kişidir.
Benjamin Franklin
Gerçeğe ancak tek yoldan gidilir; ama ondan uzaklaştıran binlerce yol vardır.
La Bruyere
Sen neye hazırsan o da senin için hazırdır.
Marc Victor Hansen
Hiçbir şeye hayran olmayan insanlardan nefret ederim; çünkü ben ömrüm boyunca hep hayran oldum.
Goethe
Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve alçalamaz.
Hölderlin
Sevgi ve karakterin olmadığı yerde, ne büyük insan, ne büyük sanatçı, ne de büyük mücadele insanı vardır.
Beethoven
Kültürün ilk basamağı ana dilini iyi konuşmak ve iyi yazmaktır.
Peyami Safa
İlim, sahibine dost; mal, sahibine düşman kazandırır.
Türk Atasözü
Milletler parasızlıktan değil; ahlâksızlıktan çöker.
Cicero
Şahsiyetinize bir şey katmayan her hareket, mutlaka şahsiyetinizden bir şey eksiltir.
Dale Carnegie
İnsanın düşmanlarını sevindirecek şekilde yaşamasındansa, şerefiyle ölmesi daha hayırlıdır.
Firdevsî
İşin güç kısmı, adam olmak değil; adam kalmaktır.
Andre Mazereles
Üstünlüğün en büyüğü güzel ahlâktır.
Hz. Ali
Aklın üç belirtisi vardır: İyi düşünmek, iyi söylemek, iyi yapmak.
Demokritos
Bilge, erdemin bilgisiyle donanmıştır; bayağı insan ise kazancın bilgisiyle.
Konfüçyüs
Bilgi büyük adamı alçakgönüllü yapar; normal adamı şaşırtır; küçük adamı ise kibirlendirir.
Brigitte
Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım, başım göğe değerdi.
İmam-ı Âzam
İnsanın mutsuz olmasının sebebi; mutlu olup olmadığını düşünecek kadar boş vakti olmasıdır.
Bernard Shaw
İnsana büyüklük veren şey düşüncedir.
Blaise Pascal
Dünyada her türlü kötülük, hemen her zaman cehaletten gelir.
Albert Camus
Moda denilen şey o kadar çirkindir ki onu her altı ayda bir değiştirirler.
Oscar Wilde
Sıkı bir çalışmanın yerini hiçbir şey alamaz. Deha yüzde bir ilham ve yüzde doksan dokuz terdir.
Thomas Edison
Dil insanlığın kendisidir ve zihin hayatımız onunla vardır.
A.Hamdi Tanpınar
Düşünce, dilden; dil, düşünceden doğar.
Eflâtun
Dinlemek gösterebileceğimiz nezaketlerin en yükseğidir.
Dale Carnegie
Saadete yükselmek için doğruluk lazımdır.
Yusuf Has Hacip
Her zaman doğruyu söyle, ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın.
Mark Twain
Dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa yarını kaybederiz.
Winston Churchill
Düşüncelerimizin en iyi aynası, yaşamlarımızın akışıdır.
Friedrich Nietzsche
Düşünme zor iştir. Muhtemelen bu nedenle çok az kişi düşünür.
Henry Ford
Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter.
Mehmet Akif
İnsanla hayvan arasındaki fark, edeptir.
Mevlana
Fikir ona derler ki bir yol açsın; yol ona derler ki, bir gerçeğe ulaşsın.
Mevlana
Ancak fikirdir varlığın; gerisi et ve kemiktir bir yığın.
Mevlana
BİR HİZMETİÇİ EĞİTİM SEMİNERİ YAHUT ESENKÖY SEYAHATİ
Ve kral dedi ki!
Bana öyle bir yer bulun ki!
Adı cennet olsun...
Atlılar yola çıktı dünyayı dolaştılar. Katırlı dağlarının eteklerinde, ormanı, yeşilin her tonunu, denizin mavisini, berraklığını, uzayıp giden kumsalları, Marmara denizinin kıyılarında rüzgarı poyrazdan hafif hafif esen bir balıkçı köyünde buldular...
Ve dediler işte cennet!
Bu ifadeler kullanılmış, Esenköy Belediyesinin hazırlamış olduğu broşürde. Esenköy, Yalova ilinin şirin mi şirin bir beldesi. Yeşille mavinin ahenkle arz-ı endam ettiği bir tablo. İşte cennet! dedirtecek derecede muhteşem bir tablo....
Eğitim-öğretim yılının ikinci yarısıydı. Öğretmen arkadaşların bazıları hizmetiçi kursları ile ilgili bir yazıyı inceliyorlardı. Çoğu zaman söylenenlerin askıda kalmasından mıdır, yoksa genellikle dinleyici konumunda bulunmamızdan mı, bu tür faaliyetlere katılmayı çok da arzu etmem. Bu nedenle böyle bir seminere de müracaat etmedim. Fakat, not yükseltme sınavları döneminde Yalova’da Türk dili ve edebiyatı seminerine katılmamız gerektiğini ifade eden bir yazıyla karşılaştım. Okulumuzun diğer edebiyat öğretmeni Hikmet Günbattı Bey’le görüşüp gitmek için gün belirledik.
Yalova’ya Bursa üzeri gidecektik. Beş gün sürecek seminer 5-9 Temmuz tarihleri arasındaydı. Hikmet Bey, zor da olsa bilet ayarlamıştı, her ne kadar en arka koltukta oturacak olsak bile hayırlısı deyip 3 Temmuz’da akşam sekiz arabasıyla kayısı diyarı Malatya’dan yola çıktık. Arka koltuğun hareketliliğine ve motorun gürültüsüne rağmen Hikmet Bey’le koyu bir sohbete daldık.
Uzun ve yer yer sıkıcı bir yolculuk sonrası Bursa’ya yaklaştığımızda yol boyunca yeşilin büyüleyici etkisi yorgunluğumuzu unutturdu. Bursa’ya vardığımızda zaman darlığından dolayı Ulu Cami‘i ziyaret ettik. Hemen köşede asırlık bir çınarın yanına kurulmuş Çınar Lokantasında, şairane duygular arasında İnegöl köftesi yedikten sonra terminale döndük.
Esenköy’e gideceğimizi duyan muavin, gideceğimiz yerin çok güzel bir yer olduğunu; fakat Yalova’dan bir saatlik mesafede olduğunu söyledi. Yalova’ya doğru yola koyulduğumuzda yol boyunca kah denizin kah yeşilin hükümranlığına, kah maviyle yeşilin birlikteliğine tanık oluyoruz. Yalova’da indiğimizde Esenköy otobüsünün kısa bir süre önce kalkmış olduğunu öğrenince, fırsattan istifade edip feribot iskelesine yakın bir balıkçıda, yüzümüze kadar su sıçratan dalgaların yanında kısa bir balık ziyafetinden sonra sahil boyunca dolaştık.
Esenköy’ün dar yoluna koyulduğumuzda, yol boyunca uzanan tabii güzelliklerin seyrine dalıyoruz. Otobüsün dar yollarda yaptığı ani manevralarla seyrimize biraz da heyecan karışıyor. Denizin mavisi sıcaktan bunalanları kendisine çekmiş, yola paralel uzanan sahil şeridi boyunca mahşeri bir kalabalık. Yaklaşık bir saat süren yolculuk sonrası Esenköy’e varıyoruz. Eskilerin “ismiyle müsemma” diye bir tabirleri var. Bu tabir Esenköy için tam yerine oturuyor. Hoş gelmişsiniz dercesine yüzümüzü okşayan hafif ve tatlı bir rüzgar, yirmi saatlik yolculuğun verdiği yol yorgunluğunu unutturuyor.
Denize nazır bir oda veriyorlar bize. Beş günlük saltanat da saltanattır deyip eşyalarımızı yerleştiriyoruz. Akşama daha çok var deyip dışarı çıkıyoruz. Önce bahçeyi dolaşıyoruz. Bakanlık gerçekten çok güzel bir tesis yaptırmış. Lojmanlar, konferans salonu, spor tesisleri ve en önemlisi güler yüzlü personeli ile mükemmel bir tesis.
Merkeze doğru yürüyoruz. Türkiye’nin her tarafından gelmiş insanları görebilirsiniz burada. Kimisi tatile, kimisi çalışmaya, kimisi de bizler gibi seminere gelmiş. Çünkü aynı tarihlerde üç farklı branş için seminer çalışmaları var.
Yorgunluktan ayaklarımız bizi çekmede zorlanınca kendimizi eve atıyoruz. Kaldığımız yere üç arkadaş daha gelmiş. Onlarla tanışıp kısa bir muhabbetten sonra yatağa atıyoruz kendimizi.
Sabah gün doğmadan uyandığımda pencereden dışarıya bakıyorum. Hava bulutlarla örtülü ve deniz mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışıyor. Arkadaşlar da uyanıyor. Onlar da bir tabloyu seyreder gibi dalıyorlar pencereden dışarıya. Balkona geçip tatlı tatlı esen deniz kokulu rüzgârla mest oluyoruz. Esenköy adının hem tatlı tatlı esen rüzgarla, hem de esenlik yeri olma ile anlam ilgisi olabileceğini söyleyip tebessüm ediyoruz. İlk günün heyecanı ve merak duygusuyla hazırlanıp kahvaltı için yemekhaneye doğru yola koyuluyoruz.
Saat sekiz civarı konferans ve seminer salonuna geldiğimizde; Türk dili ve edebiyatı, İngilizce ve Arapça branşlarında seminer çalışmalarının yapılacağını öğreniyoruz. Öğretmenlerin çoğu konuşacak birilerini bulmuş, bazıları da tanışıp konuşma peşinde. Bir görevli birazdan açılış konuşması başlayacak deyince, bütün öğretmenler büyük salona doğru yürüyor.
Tesis müdürünün tebessümle başladığı konuşma ve seminer boyunca kursiyerlerin rahat etmesi için her şeyi yapacaklarını belirten ifadesi mutlu olmamıza yetiyor. Türk dili ve edebiyatı seminer salonunun kapısına beş günlük kurs programı asılıyor. Kurs hocalarının isimlerine bakıyorum: Doç. Dr. Bilal Kemikli, Doç. Dr. Mehmet Çelik ve Yard. Doç. Dr. Latif Beyreli. Doç. Dr. Bilal Kemikli Bey, Süleyman Demirel Üniversitesinden; Doç. Dr. Mehmet Çelik Bey, Bahçeşehir Üniversitesinden; Yard. Doç. Dr. Latif Beyreli de Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesinden davet edilmişler.
Mahiyetini bilmediğimizden dolayı uzak durduğumuz, istememiş olduğumuz halde çağrıldığımız bu seminerin bu kadar mükemmel olacağını tahmin etmem mümkün değildi. Sahalarında kendilerini ispatlamış ve diyalog kurmada mükemmel olan hocalarımız, kısacık beş güne çok şeyler yerleştirdiler. Eski Türk edebiyatı öğretim elemanı Bilal Bey’in Osmanlı beyefendilerini hatırlatan nazik ve tatlı konuşmaları, bizi ta eskilere götüren anekdotları, binbir emekle doldurduğu ve üflerken bütün yorgunluğunu da attığı piposu; yeni Türk edebiyatı öğretim üyesi Mehmet Bey’in eski ve yeni edebiyata vukufiyeti, hazırcevaplığı, şairlik ruhu, eski-yeni değişik şairlerden ezberden okuduğu şiirleri, işte ideal bir hoca tipi dedirtecek tavır ve davranışları; beş gün boyunca yüzünden hiç eksik etmediği tebessümle bizi büyüleyen çehresi, eleştirileri olgunlukla karşılayan davranışlarıyla bize çok şey öğreten yapısı, sahasındaki derin bilgisi ile Türk dili öğretim üyesi, ismiyle müsemma Latif Beyreli Bey...
Bir tatil beldesi olması hasebiyle dolu dolu yaşadığımız bu yerde, beş gün boyunca Türkiye’nin yüz akı Fen Liselerinin çalışkan ve gayretli Türk dili ve edebiyatı öğretmenleri, dil ve edebiyat ikliminin değişik konularında kıymetli hocalarımızla görüş alışverişinde bulundu. Derslerin işlenişi, yöntem ve teknikler, yeni gelişmeler ele alındı, tartışıldı. Daha önce de söylediğim gibi bu beş gün, bize hayat boyu rehberlik edebilecek bir ufuk kazandırdı.
Törenlerin başlangıç ve bitiş safhaları genelde sıkıcı olur. Fakat iyi bir açılışla başlayan seminerimiz yine renkli bir biçimde sona erdi. Bütün yöneticilerin memnuniyet ifade eden kısa konuşmaları sırasında söz alan şube müdürü, sempatik insan Ahmet Tombul Bey’in ayrılık vaktini çağrıştıran konuşmaları herkesi duygulandırdı. Sertifikaların dağıtılması sırasında Ahmet Bey’den sertifikasını alan mesai arkadaşım Hikmet Günbattı Bey’in, elindeki gülü çok tabii bir şekilde takdim etmesi ile kopan alkış tufanı ve Ahmet Bey’in hislenip tekrar şairane bir üslupla söylediği birkaç söz, bizi değişik âlemlere götürdü.
Hocalarımızın da siyasi mülahazalardan uzak bir biçimde yer yer dile getirdikleri gibi, Milli Eğitimimizdeki yenilik ve gelişmeler somut şekilde kendisini hissettirmeye başlamış. Bunun en somut örneğini Esenköy’de gördük. Esenköy’de, bürokrasinin soğuk ve asık yüzü; denizin mavisi ve doğanın yeşilliği arasında sırra kadem basmış..
Tören bitiminden hemen sonra kapıda bekleyen Yalova otobüsüne binerken beş gün bizi sinesinde barındıran Esenköy’den ayrılmanın acısı, memlekete dönme heyecanı garip bir duyguya gark etti beni. Kaldığımız beş gün boyunca akşam güneşinin İstanbul ufuklarında suya dalışı, bulutla kaplı gökyüzünün birkaç saat sonra deniz mavisine bürünmesi, Esenköy’ün sırtını yasladığı yeşilliğin büyüleyici nefesi, tatlı tatlı esen poyraz, tanıştığımız hizmet arkadaşlarımız ve kursun bitişi camdan dışarıya bakarken film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Naci’nin: “Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” mısraı zihnimi kurcalarken otobüsümüz Esenköy’den çıktığımızı bildiren levhanın yanından geçiyordu.
{ Önceki Sayfa } { Sayfa 1 - 1 } { Sonraki
Sayfa }
|